Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi ve Anayasa Mahkemesi kararları çerçevesinde Türkiye'deki azınlık vakıflarının mülkiyet hakkı sorunu
Tezin Türü: Doktora
Tezin Yürütüldüğü Kurum: Galatasaray Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, KAMU HUKUKU ANABİLİM DALI, Türkiye
Tezin Onay Tarihi: 2026
Tezin Dili: Türkçe
Öğrenci: BURCU ALKAN
Danışman: AKİF EMRE ÖKTEM
Açık Arşiv Koleksiyonu: AVESİS Açık Erişim Koleksiyonu
Özet:Bu doktora tezinin konusu, Türkiye'deki azınlık vakıflarının (cemaat vakıfları) mülkiyet hakkı sorunlarıdır. Bu kapsamda sorunlar, konuya ilişkin yapılan yasal düzenlemeler ile Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi ve Anayasa Mahkemesi'nin azınlık vakıflarının mülkiyet hakkına ilişkin kararları çerçevesinde incelenmektedir. Çalışmanın amacı, sorunların neden ve nasıl ortaya çıktığını açıklamak, sorunların ne ölçüde çözüme kavuştuğunu tespit etmek, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi ile Anayasa Mahkemesi'nin söz konusu sorunlara ilişkin yaklaşım ve değerlendirmelerini ortaya koymak ve mevcut sorunların çözümüne katkı sağlayacak öneriler sunmaktır. Azınlık vakıflarının mülkiyet hakkı sorunları, Osmanlı İmparatorluğu'ndan günümüze uzanan tarihsel, hukuki ve siyasal dinamiklerin iç içe geçtiği uzun bir süreç içerisinde şekillenmiştir. Osmanlı döneminde cemaat vakıfları, gayrimüslim toplulukların ibadet, eğitim ve sağlık gibi dini ve sosyal ihtiyaçlarını karşılamak amacıyla, padişah fermanlarıyla kurulmuşlardır. Bu nedenle diğer vakıflardan farklı olarak vakıf senetleri de bulunmamaktadır. Bununla birlikte cemaat vakıflarına bağımsız tüzel kişilik tanınmaması, bu vakıfların hukuken taşınmaz edinme ve taşınmazları kendi adlarına tescil ettirme imkânını ortadan kaldırmıştır. Dolayısıyla gayrimüslim cemaatler, taşınmazlarını fiilen koruyabilmek amacıyla, bunları muvazaalı kayıtlar yoluyla ya güvenilir cemaat mensubu gerçek kişiler adına ya da hayalî dinî şahsiyetler adına tescil ettirmiştir. 1912 tarihli Kanun-i Muvakkat ile bu uygulamadan kaynaklanan belirsizliklerin giderilmesi amaçlanmış; üçüncü kişiler adına kayıtlı taşınmazların vakıflar adına tesciline sınırlı bir imkân tanınmıştır. Dolayısıyla azınlık vakıfları, hukuki statüsü açık ve doğrudan tanımlanmamış bir mülkiyet rejimi içinde varlık göstermiştir. Bu durum azınlık vakıflarının mülkiyet hakkına ilişkin sorunlarının tarihsel ve hukuki temelini oluşturmuştur. Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluşuyla birlikte, laik ve üniter yapıya dayalı bir ulus-devlet modeli benimsenmiştir. Eşit vatandaşlık ilkesi çerçevesinde herkes Türk milleti kimliği altında birleştirilmiştir. Lozan Antlaşması hükümleri çerçevesinde yalnızca gayrimüslimler azınlık olarak kabul edilmiş ve belirli haklar tanınarak korunmuştur. Osmanlı döneminden devralınan cemaat vakıflarının mülkiyet hakkına ilişkin sorunlar, modern hukuk düzeni içerisinde çözülmesi gereken bir miras olarak varlığını sürdürmüştür. Ancak devlet, bu sorunların çözümü için azınlık vakıflarını bütüncül bir yasal statüye kavuşturacak reformları tam anlamıyla hayata geçirmemiştir. Bu nedenle, azınlık vakıflarının hukuki statüsüne ve mülkiyet ilişkilerine dair temel meseleler, açık ve öngörülebilir kanuni düzenlemeler yerine, büyük ölçüde idari uygulamalar ve yargısal kararlar aracılığıyla şekillenmiştir. 2762 sayılı Vakıflar Kanunu, vakıfların devlet denetimi altına alınması amacıyla, vakfın amacı, gelir kaynakları, yönetim yapısı ve tasarrufunda bulunan tüm malvarlığı unsurlarının beyan edilmesini öngörmüştür. Bu doğrultuda, gayrimüslim cemaat vakıfları da dâhil olmak üzere bütün vakıflar tarafından verilen bu beyannamelere literatürde "1936 Beyannamesi" adı verilmiştir. Bununla birlikte Kanun, azınlık vakıflarının fiilen tasarrufunda bulunan taşınmazların belirli şartlar altında adlarına tesciline imkân tanımış; ancak taşınmaz edinme ehliyetini açık ve genel bir hükümle düzenlememiştir. Bu hukuki boşluk, 8 Mayıs 1974 tarihli Yargıtay Hukuk Genel Kurulu kararıyla doldurulmuş; Mahkeme, 1936 beyannamesini vakıf senedi niteliğinde kabul ederek, beyannamede taşınmaz edinimine ilişkin açık bir yetki bulunmayan azınlık vakıflarının taşınmaz edinemeyeceği sonucuna ulaşmıştır. Dolayısıyla 1936 beyannamesinde yer almayan taşınmazların hukuki statüsü tartışmalı hâle gelmiştir. Bu karar, azınlık vakıflarının taşınmaz edinmesini engelleyerek ve mevcut taşınmazların kaybına yol açarak, çok sayıda mülkiyet uyuşmazlığının ortaya çıkmasına neden olmuştur. Ayrıca 1974 tarihli Yargıtay kararının bir sonucu olarak, 1936 beyannamesini veren vakıflar cemaat vakfı olarak kabul edilmiş ve beyannamelerinde yer alan taşınmazları adlarına tapuda tescil edebilmişlerdir. Buna karşılık, beyanname vermeyen vakıflar bu imkânlardan yararlanamamıştır. Böylece 1974 tarihli Yargıtay Hukuk Genel Kurulu kararı, azınlık vakıflarına özgü bir mülkiyet rejimi ortaya çıkarmıştır. Öte yandan 2762 sayılı Kanunu'na istinaden, azınlık vakıflarının bir kısmı faaliyetlerini sürdüremediği veya yönetim organlarını oluşturamadığı gerekçesiyle mazbut vakıf statüsüne alınmıştır. Bu suretle vakıfların yönetim ve temsil yetkileri Vakıflar Genel Müdürlüğü'ne devredilmiştir. Bu uygulama, cemaat vakıflarının taşınmazları üzerindeki tasarruf yetkilerinin sınırlandırılmasına ve mülkiyet kayıplarına yol açmıştır. Bununla birlikte sorunlar sadece bu hususlarla sınırlı kalmamış, azınlıkların kurumsal varlıklarını sürdürebilmeleri için gerekli olan temel hukuki altyapı da tesis edilmemiştir. Nitekim gayrimüslim cemaatlere tüzel kişilik tanınmaması, toplumsal yaşamda örgütlenebilecekleri tek alanın vakıflar olmasına yol açmış; bu nedenle vakıflar, cemaatlerin dinî ibadetlerini yerine getirebildikleri, kültürel kimliklerini sürdürebildikleri, taşınmazlarını yönetebildikleri ve sosyal dayanışmayı sağlayabildikleri temel kurumsal araçlar hâline gelmiştir. Ancak bu kurumsal alanın hukuken güçlendirilmesine yönelik adımlar da atılmamıştır. Modern hukuk sistemlerinde vakıfların kurulabilmesi ve faaliyet gösterebilmesi için zorunlu kabul edilen vakıf senedini edinmelerine izin verilmediği gibi, 743 sayılı Türk Kanun-i Medenisi ve 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu ile yeni bir cemaat vakfı kurulması da yasaklanmıştır. Bu düzenlemeler, sonraki dönemlerde de değiştirilmediği için, azınlık vakıflarının kurumsal gelişimini engelleyen ve günümüze kadar uzanan yapısal sorunlar olarak süreklilik göstermiştir. Avrupa Birliği adaylık süreci nedeniyle ortaya çıkan uluslararası yükümlülükler, Türkiye'yi azınlık vakıflarına yönelik çeşitli reformlar yapmaya yöneltmiştir. Bu kapsamda 2762 sayılı Vakıflar Kanunu'nda yapılan değişiklik ile cemaat vakıflarına, ilgili makamlardan izin almak şartıyla ile dinî, hayri, sosyal, eğitsel, sıhhi ve kültürel amaçlarla taşınmaz edinme ve bu taşınmazlar üzerinde tasarrufta bulunma hakkı tanınmıştır. Ancak yapılan düzenleme yetersiz kalmıştır. Bu süreçte Türkiye'nin Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'ne taraf olması ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin yargı yetkisini kabul etmesiyle birlikte, cemaat vakıfları konuyu uluslararası yargıya taşımıştır. Mahkeme, özellikle 1974 tarihli Yargıtay içtihadının uygulanmasının azınlık vakıflarının mülkiyet hakkını ihlal ettiğini belirterek Türkiye aleyhine kararlar vermiştir. Böylece, uzun süre iç hukukta çözülemeyen mülkiyet hakkı sorunları, Türkiye'nin uluslararası yükümlülükleri bağlamında ele alınan bir insan hakları meselesine dönüşmüştür. Bu nedenlerle, daha kapsamlı bir reform gerçekleştirmek amacıyla, 2762 sayılı Vakıflar Kanunu yürürlükten kaldırılarak, 2008 yılında 5737 sayılı Vakıflar Kanunu kabul edilmiştir. Bu yeni yasal düzenlemeyle, cemaat vakfı tanımını iç hukuka açıkça dahil edilmiş ve tüzel kişilikleri hukuken tanınmıştır. Bu çerçevede Kanun cemaat vakıflarını, vakfiyeleri olup olmadığına bakılmaksızın 2762 sayılı Vakıflar Kanunu gereğince tüzel kişilik kazanmış, mensupları Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olan Türkiye'deki gayrimüslim cemaatlere ait vakıflar şeklinde tanımlanmıştır. Ayrıca 5737 sayılı Kanun, önceki mevzuatta öngörülen izin alma şartını ve dini, hayri, sosyal, eğitsel, sıhhi ve kültürel alanlardaki ihtiyaçları karşılamak üzere ifadesini kaldırarak, cemaat vakıflarına taşınmaz edinme serbestisi tanımıştır. Böylece cemaat vakıflarının mülkiyet rejimi üzerindeki kısıtlamalar önemli ölçüde kaldırılmıştır. Bu yönüyle Kanun, cemaat vakıflarının hukukî statüsü ve mülkiyet hakkı bakımından önemli bir ilerleme kaydetmiştir. Ayrıca cemaat vakıflarının mülkiyet hakkı ihlallerine konu olan taşınmazlarının iadesi amacıyla Geçici 7'nci ve Geçici 11'inci maddeler yürürlüğe konulmuştur. Ancak söz konusu düzenlemeler, iade hükümlerinin 1936 beyannamesinde kayıtlı taşınmazlarla sınırlandırılması, Vakıflar Meclisi'nin olumlu kararına bağlı kılınması, hak düşürücü sürelere tâbi tutulması ve çeşitli sebeplerle kaybedilen tüm taşınmazların iadesini içermemesi nedeniyle, sorunları çözmekte yetersiz kalmıştır. Bu süreçte bireysel başvuru yolunun yürürlüğe girmesiyle birlikte, cemaat vakıflarının mülkiyet hakkına ilişkin uyuşmazlıkları Anayasa Mahkemesi'nin denetimine de konu olmuştur. Avrupa Birliği'ne üyelik sürecinin etkisini yitirmesiyle birlikte reform sürecinin sona ermesi, azınlık vakıflarının mülkiyet hakkına ilişkin sorunların çözümünde yargısal denetimi ön plana çıkarmıştır. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi ve Anayasa Mahkemesi, 1974 tarihli Yargıtay Hukuk Genel Kurulu kararının yarattığı mülkiyet rejimi ile mazbut vakıf uygulamalarının ve iade hükümlerinin yorumlanma ve uygulanma biçiminin, mülkiyet hakkı üzerindeki etkilerini incelemiştir. Her iki Mahkeme de, taşınmazların kaybına yol açan idari ve yargısal uygulamaları, özellikle kanunilik, hukuki güvenlik ve orantılılık ilkeleri çerçevesinde değerlendirmiş; farklı sorun alanlarında ihlal tespitlerinde bulunarak konuya ilişkin zengin bir içtihat geliştirmiştir. Bu içtihatlar, azınlık vakıflarının mülkiyet rejiminin değerlendirilmesinde ve mevcut sorunların anlaşılmasında belirleyici bir referans noktası hâline gelmiştir.