Adil yargılanmanın bir unsuru olarak idari yargılamada çelişme ilkesi


Tezin Türü: Doktora

Tezin Yürütüldüğü Kurum: Galatasaray Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, KAMU HUKUKU ANABİLİM DALI, Türkiye

Tezin Onay Tarihi: 2026

Tezin Dili: Türkçe

Öğrenci: KÜBRA İMRAN ARTAN

Danışman: ÇAĞLA TANSUĞ

Açık Arşiv Koleksiyonu: AVESİS Açık Erişim Koleksiyonu

Özet:

Günlük dilde çelişme, bir konuda birbiriyle ters düşen fikirlerin varlığını ifade etmektedir. Diyalektik perspektiften ise çelişme, çatışan fikirlerden hareketle (tez ve antitez) senteze ulaşma yöntemini anlatmak için kullanılmaktadır. Yargılama hukukunda çelişme ilkesi, mahkemenin farklı iddialardan hareketle maddi gerçeğe ulaşmaya yönelik diyalektik yönteme benzer bir akıl yürütme sürecini benimsemesi şeklinde tezahür etmektedir. Adil yargılanma hakkının unsuru olan çelişme ilkesi, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi içtihatlarında görece geç dönemde yerini almış bir ilkedir. Bu durum ilkeye ulusal hukukumuzda ancak son yıllarda ilgi gösterilmesini açıklamaktadır. Ülkemizde çelişme ilkesinin etkin biçimde uygulanmasına yönelik yargısal bakış açısının henüz tam anlamıyla yerleştiğini söylemek güçtür. Yargılama sürecine tarafların aktif katılımını amaçlayan bu ilke, gelişen teknolojik imkânlar ve artan hak arama bilinci doğrultusunda, yargılama hukukuna ilişkin pek çok soruna çözüm üretebilecek potansiyele sahiptir. Çelişme ilkesi, tarafların yargılama sürecine katılımını sınırlayan mevcut engellerin ortadan kaldırılmasına hizmet eden etkili bir usul güvencesi olarak değerlendirilmelidir. Çelişme, Anayasa m. 36, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi (AİHS) m. 6 ve Anayasa m. 138/1 kapsamında mahkemelerin uymakla yükümlü olduğu bir yargılama ilkesidir. Yargı mercilerinin pek çok kararında çelişme ilkesine açıkça ya da üstü kapalı biçimde yer verdikleri görülmektedir. Yargısal sürecin denetimi esnasında çelişmeli yargılamaya yönelik eksikliğin "çelişme ilkesinin ihlali" olarak teşhis edilmemesi, ilkenin yargısal sürece yönelik katkılarından mahrum kalınmasına sebep olmaktadır. Çelişme ilkesi yerine savunma hakkı, hukuki dinlenilme hakkı ve silahların eşitliği ilkesi gibi yargılama hukuku kavramlarının kullanılması, ilkenin kendine özgü işlevlerinin göz ardı edilmesine, bu da yargı mercilerinin çelişme ilkesinden kaynaklanan yükümlülüklerini tam olarak yerine getirememesine neden olmaktadır. Bu doğrultuda çelişme ilkesi açısından var olan eksikliklerin doğru teşhisi, olası çözüm önerilerinin daha isabetli belirlenmesini sağlayacaktır. Çalışmanın amacı idari yargılama hukukunda çelişme ilkesinin uygulanmasının tüm yönleriyle değerlendirilmesidir. Bu amacın gerçekleşmesi bağlamında çalışmada iki aşamalı bir yöntem benimsenmiştir. İlk aşamada çelişme ilkesinin teorik çerçevesi üzerinde durulmaktadır. Bu aşamada çelişme ilkesinin yargılama hukukuna hâkim olan diğer ilkeler içindeki kendine özgü konumu dikkate alınmak suretiyle ölçülü biçimde uygulanmasına yönelik bakış açısının yerleştirilmesi hedeflenmektedir. Bu doğrultuda çelişme ilkesinin yakın ve ilişkili olduğu kavramlar karşılaştırmalı bir bakış açısıyla incelenecektir. İlkenin teorik çerçevesine ilişkin kıyaslamada en önemli kaynak AİHS ve çelişme ilkesine ilişkin Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) içtihatları olacaktır. Bununla birlikte, çelişme ilkesini AİHM içtihatlarında benimsenen yaklaşımdan daha ileri düzeyde ele alan çeşitli ülke uygulamalarına da gerekli ölçüde yer verilecektir. Çelişme ilkesinin teorik çerçevesi, ilkenin idari yargıdaki uygulamasının incelenmesi açısından başlangıç noktasını oluşturmaktadır. Birinci aşamada ilkenin işlevi, amacı ve kapsamı konusunda ulaşılan sonuçlardan hareketle, idari yargılama hukukuna yansıması değerlendirilecektir. Şüphesiz idari yargılama hukukunun kendine özgü amaç ve araçları da bu değerlendirmeyi doğrudan ya da dolaylı biçimde etkileyecektir. Bu bağlamda mahkemelerin çelişme ilkesinden kaynaklanan yükümlülükleri, bir yandan maddi gerçeğe ulaşılmasını kolaylaştırmakta diğer yandan hükümden etkilenen kişilerin yargılama sürecine katılımını sağlayarak yargılamaya etkide bulunabilme imkânı sağlamaktadır. Nitekim idari yargıda çelişmeli yargılama süreci, hâkimi hükme götüren unsurların, ilgililerinin bilgisine sunulması ve onlara açıklama yapma imkânı tanınmasını gerektirmektedir. İdari yargıda çelişme ilkesinin, yargılama süreci üzerindeki etki ve sonuçları iki temel boyutta ele alınabilir: İlkenin sağladığı koruma kapsamında olan bilgi ve belgelerin belirlenmesi ile bu güvenceden yararlanacak kişilerin belirlenmesi. Bu doğrultuda çelişme ilkesinin yargılama sürecine yansıması konu ve kişi unsurları açısından ayrı ayrı incelenmelidir. Çelişme ilkesinin konu bakımından kapsamı dava boyunca temin edilen dava malzemesi bağlamında ele alınmalıdır. İdari yargılama hukukunda çelişme ilkesinin konu bakımından kapsamı açısından en kritik sorun, güvence kapsamında olması gereken bilgi ve belgelerin belirlenmesi noktasında karşımıza çıkmaktadır. Bu soruna karşılık iki ihtimal ortaya çıkmaktadır: Çelişme kapsamında ilgililerinin bilgisine sunulması gereken dava malzemesi kanun koyucu tarafından açıkça ya da örtülü biçimde belirlenmiş olabilir ya da ilkenin kapsamında olan bilgi ve belgelerin belirlenmesi yetkisi mahkemelere tanınmış olabilir. Birinci ihtimalde, yani çelişme ilkesinin konu bakımından kapsamının kanun koyucu tarafından belirlendiği durumlarda, mahkemenin sorumluluğu bu belirlemeye uygun şekilde bildirim ve açıklama yapma imkânı tanınmasıyla sınırlıdır. Ancak idari yargılama hukukunda çelişme ilkesinin tesisini ilgilendiren tüm bilgi ve belgelerin mutlak biçimde kanunla öngörülmesi mümkün değildir. Bu durumda birinci ihtimalin eksik kaldığı yönlerin, ikinci ihtimalde aktif bir rol üstlenen mahkeme tarafından tamamlanması gerekmektedir. Bu ihtimalde İdari Yargılama Usulü Kanunu (İYUK) m. 20'de düzenlenen re'sen araştırma ilkesi, çelişme ilkesinin konu bakımından kapsamının belirlenmesinde en önemli etken olarak öne çıkmaktadır. Çelişme ilkesinin kişi bakımından kapsamının belirlenmesinde dava türü, uyuşmazlık konusu, uygulanan yargısal usul gibi çeşitli etkenlerin göz önünde bulundurulması gerekmektedir. Bu bağlamda farklı dava türleri ve yargısal usuller çerçevesinde çözülen uyuşmazlıklarda tarafların, müdahillerin ve taraf ya da müdahil sıfatı taşımayan üçüncü kişilerin çelişme ilkesi kapsamında yararlanması gereken güvenceler bu etkenler doğrultusunda şekillenecektir. Bu bağlamda dava sonucundan etkilenecek kişilerin, çelişme ilkesinin sağladığı güvencelerden belirli ölçülerde yararlanması hakkaniyete uygun bir yargılamanın temel koşulunu oluşturmaktadır.