Descartes comme Héritier d'Aristote dans le Contexte des Preuves de Dieu


Arş. Gör. Dr. İHSAN HAYRİ BATUR

Tez Türü: Doktora

Tezin Yürütüldüğü Kurum: Galatasaray Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, Türkiye

Tez Danışmanı: Doç. Dr. Selami Atakan Altınörs

Tezin Onay Tarihi: 2023

Tezin Dili: Fransızca

Özet:

Tezimizin başlığında belirtildiği üzere, bu çalışmamızda ispat fikrinin felsefe tarihi boyunca tekamülünü, Aristoteles’in ve Descartes'ın Tanrı ispatlarını inceledik. Bu amaç doğrultusunda, felsefe öncesi dönemden başlayarak, Modernite'nin başlangıcına kadar geçen süreçte ispat kavramının insan düşüncesindeki serencamını ele aldık. Bu evrim sürecini incelerken, özellikle Aristoteles'in katkısı üzerinde durduk.

 

Bir sonraki aşamada ise ispat konusunun Descartes tarafından nasıl ele alındığını ve Tanrı meselesine uygulandığını inceledik.

 

Düşünce tarihini çeşitli öğeleri öne çıkararak okumak mümkündür. Çağlar boyunca belli bir kavram etrafındaki tartışmaları, o kavramın çeşitli düşünürler tarafından nasıl ele alındığını, hangi akımların söz konusu kavrama ne tür katkılarda bulunduğunu, hatta felsefe dışı alanların bu gelişim üzerine nasıl etki ettiğini tarihin akışı içinde gözlemleyerek, geçmişten günümüze az ya da çok kuşatıcı bir fikir elde edebiliriz. Elbette bu tür bir araştırma eksik yanlar bırakacaktır. O eksikleri tamamlama iddiasında olan bir başka araştırma belki iddiasında kısmen başarılı olacaktır, ancak yine de her defasında meselenin ele alınmadık tarafları kalacaktır. Muhtemelen, felsefe tarihi içinde “Tanrı” konusu da böyle bir konudur.

 

Yukarıdaki kısa özet, Antik Çağ’dan 17. yüzyıla dek Batı felsefesindeki düşünce sistemleri ile Tanrı ve Tanrı kavramı etrafında örgütlenmiş din olgusu arasındaki ilişkiyi sergilemeye çalışıyordu. Kuşkusuz en genel şekliyle ele alındığında, felsefe ile din iki ayrı düşünce ve araştırma alanıdır, zira usul ve içerik bakımından farklılıklar gösterirler. Ancak dinin felsefeyle, keza felsefenin de dinle ortaklaştığı konular, yakınlaştığı bakış açıları, paylaştığı ilgi alanları yok değildir. Hatta birbirleriyle sürekli bir etkileşim içinde olduklarını söylemek dahi fazla ileri gitmek olmaz. Yukarıdaki kısa özette de gördüğümüz gibi, tarihin öyle dönemleri gelmiştir ki, mistisizmden apolojiye, ilk neden tartışmalarından çift-tözlülük meselesine, özgürlük konusundan tümeller bahsine dek birçok konunun hem felsefi hem de dini içerimleri olmuştur ve aynı konular hem ilâhiyatçıların hem de felsefecilerin gündemini meşgul etmiştir.

 

Muhakkak Tanrı tartışması da buna verilebilecek en iyi örneklerden biridir. Bir yanıyla, neredeyse tüm dinlerin ve teolojik tartışmaların kurucu öğesi olması itibariyle dini alana giren bir kavramdır. Ancak öte yandan, neredeyse tüm filozofların ağırlıklı bir bahis konusu olarak ele aldıkları veya kıyısından köşesinden değindikleri, kâh kabul kâh reddettikleri, günümüze değin süren ve nihaî bir çözüme kavuşmamış görünen teizm-ateizm tartışmasının temel unsuru olmaklığıyla da felsefi bir kavramdır.

 

Elbette insan düşüncesinin çağlar içindeki evrimini keskin hatlarla ayırmak ve sürekliliği gözden kaçırmak sağlıklı bir tutum değildir. Kuşkusuz, düşünce akımlarının kendilerinden önceki ve sonraki akımlarla, hatta eşzamanlı başka akımlarla bir etkileşim ve devamlılık ilişkisi içinde düşünülmesi uygun olacaktır. Yine de ana hatlarıyla çağların karakterini belirleyen özellikler, felsefe tarihçilerinin yaygın olarak üzerinde ittifak ettikleri dönemler ve çığırlar vardır. Böyle bir genel bir perspektiften bakıldığında 17. yüzyıl düşüncesi, birçok bakımdan felsefe tarihinin önemli bir dönemecini oluşturur. Geçmişe dönük yanıyla Rönesans düşüncesinin bir nevi evrimini temsil eden ve Rönesans’tan devraldığı mirası bilimsel gelişmelere paralel olarak sistemleştiren; geleceğe dönük yanıyla ise içinde yaşadığımız dünyanın en belirleyici unsurlarından Modernite’nin ve Aydınlanma’nın temellerini atan bir dönemdir. Az evvel değindiğimiz gibi, bir yanıyla Ortaçağ’ın dini içerikli düşünce kalıplarından çıkışı ve şüpheye dayalı bilimsel yöntemin galebe çalışını temsil eder; diğer yanıyla ise başlıca filozofları eliyle Tanrı kavramının yeni baştan ele alındığı, inanç alanından bilgi alanına çekildiği bir dönemdir.

 

Yukarıda çizmeye çalıştığımız tablodan hareketle, felsefe tarihinde çeşitli yönleriyle birbirini andıran iki dönüm noktası bulunduğunu ve bu dönüm noktalarının mimarı sayılabilecek iki önemli aktörün katkılarını görüyoruz. Bunlardan birincisi Antik Çağ’daki belirgin kopuşun öncüsü olan Aristoteles, ikincisi ise 17. yüzyıldaki dönüşüme öncülük eden Descartes’tır. Bu gözlemden hareketle, tezimizde, birbirlerinden farklı dönemlerde yaşamış bu iki filozofun ispat konusuna yaklaşımlarını birbirleriyle ilişkilendirmeye teşebbüs edeceğiz.

 

Bu tezi yazmaktaki amacımız, Aristoteles’in kendi yaşadığı dönemde, kendisinden önceki felsefi mirasa nazaran nasıl bir farklılık ortaya koyduğunu tespit etmek, ve bununla mukayeseli bir şekilde Descartes’ın da yine kendi yaşamış olduğu dönemde, Aristoteles’inkine benzer bir tavırla, devralmış bulunduğu felsefi mirasa nazaran nasıl bir farklılık ortaya koyduğunu göstermek olacaktır.

 

Bu çalışmanın neticesinde, adı geçen her iki filozofun da, öncülük ettikleri köklü dönüşümü ispat kavramı etrafında sağladıklarını göstermeyi amaçlıyoruz. 

 

Hem Aristoteles’in, hem de Descartes’ın düşünce tarihine sundukları başlıca katkının, hakikatin bilgisine ulaşma yolunda ispatı öne çıkararak, bilginin kesinliğini temin etme çabası olduğunu öne süreceğimiz tezimizde, aynı zamanda her iki filozofun bir diğer ortak noktasının, her iki filozofun da kendilerinden önceki felsefi çıkarımları keyfi ve dayanaktan yoksun olmakla eleştirdiklerini ortaya koyacağız.

 

Aristoteles ve Descartes’ı beraber ele almayı gerekli kılan bir başka ortak noktanın ise her iki filozofun da felsefeyi dini ve mitolojik unsurlardan arındırıp, rasyonel temele oturtma gayreti olduğu göstermek yine tezimizin bir diğer amacını oluşturacaktır.

 

Keza hem Aristoteles’te hem de Descartes’ta tespit edilebilecek bir diğer ortaklığın, Tanrı kavramını bir vicdan ve inanç meselesi olmaktan çıkarıp, ispatlanabilir bir bilgi seviyesine yükseltme çabası olduğunu göstermek de yine tezimizin amaçları arasında yer almaktadır.

 

Yukarıda sayılanların yanı sıra tezimizde dikkat çekmek istediğimiz bir diğer husus ise gerek Aristoteles’in, gerekse Descartes’ın yalnızca ispat kavramını kendi eserlerinde kullanan ve Tanrı meselesine uygulayan birer düşünür olmakla kalmayıp, bunun yanı sıra her ikisinin de geriye, kesin bilgiye ulaşmanın kurallarına ve bunun için kullanılması gereken yönteme dair eserler bırakmış oldukları hususudur.

 

En nihayet, her iki düşünürün felsefede açtıkları çığır sayesinde bilimlerin gelişebilmesi için gerekli olan zihinsel altyapının oluşması yönünde sundukları katkıları öne çıkarmak da yine tezimizin hedefleri arasındadır.

 

Bu amaçlar doğrultusunda tezimizde öncelikle ispat kavramının temellerini sorgulamayı hedefliyoruz. Bilimsel ve felsefi literatürün konusu olmazdan evvel ispatın ne anlama geldiğini, tarihsel kökenlerini, hukuki, sosyal, dini vs. yönlerini ele alacağız.

 

Bir sonraki adımda ise, Yunanca, Arapça, Latince, İngilizce, Fransızca, Türkçe gibi ispat kavramının ve ispat kavramıyla yakın ilişki içinde bulunan kavramların çeşitli dillerdeki etimolojik kökenlerine bakarak, belli bir anlamsal alan oluşturmaya çalışacağız.

 

Bunu takiben, ispat kavramının felsefe öncesi köklerini Antik Yunan medeniyetinin toplumsal yapısında ve Antik Yunan zihin yapısının oluşumunda önemli bir yer tutan mitolojik anlatımlardaki karşılığını ele alacağız. Bu incelemenin neticesi olarak ise, antik dünyadan bahsedilirken sıklıkla dile getirilen ‘Mythos’tan Logos’a geçiş’ aşamasının ispat kavramıyla ilişkisini ortaya koymaya çalışacağız.

 

Tüm bu altyapıyı oluşturduktan sonra tezimizin Aristoteles’le ilgili kısmında Aristoteles’in genel anlamda ispat meselesine yaklaşımını, kendisinden önceki düşünürlere yönelik eleştirilerini, nasıl bir ispat altyapısı ortaya koyduğunu ve bunu Tanrı meselesine nasıl uyguladığını ortaya koyacağız.

 

Tezimizin Descartes ile ilgili bölümünde ise öncelikle 17. yüzyılın genel görünümüne bakıp, neden mevcut felsefi paradigmanın Descartes’ı ispata dayalı yeni bir söyleme mecbur kıldığını araştıracağız.

 

Bunun ardından Descartes’ın mevcut felsefi paradigmadan çıkış için nasıl bir yöntem arayışına girdiğini inceleyerek, aşama aşama tüm hakikati yeniden inşa sürecini ele alacağız ve bu süreçte ispatın nasıl bir yer tuttuğunu ortaya koymaya çaba göstereceğiz.

 

Son olarak da Descartes’ın ispat kavramını Tanrı meselesini ele alırken nasıl uyguladığına dikkat çekeceğiz.